Siyaset Haberleri Tümü

Bahçeli, korkuları bitireceğiz

MHP’nin Ankara’da düzenlediği “Millet ve Devlet Bekası İçin Güç Birliği Toplantısı” gerçekleştirildi. MHP Lideri Dr. Devlet Bahçeli, konuşmasında, Üç Hilal’in Milletle Kucaklaşacağını söyledi. Bahçeli, Türk Milletinin özlemlerine bugün tercüman olacağız, Korkuları Allah’ın izniyle bitireceğiz ve hep birlikte “ Ne Mutlu Türküm Diyeceğiz” dedi.

Bahçeli, korkuları bitireceğiz

 

MHP’nin Ankara’da düzenlediği “Millet ve Devlet Bekası İçin Güç Birliği Toplantısı” gerçekleştirildi. MHP Lideri Dr. Devlet Bahçeli, konuşmasında, Üç Hilal’in Milletle Kucaklaşacağını söyledi. Bahçeli, Türk Milletinin özlemlerine bugün tercüman olacağız, Korkuları Allah’ın izniyle bitireceğiz ve hep birlikte “ Ne Mutlu Türküm Diyeceğiz” dedi.

 

 

Devlet Bahçeli'nin, 31 Ekim 2010 "Millet ve Devlet Bekası İçin Güç Birliği Toplantısı'nda yapmış oldukları konuşmanın tam metni

 

Sevdasını Taşımaktan ve Mensubu Olmaktan İftihar Ettiğimiz Büyük Türk Milleti,

Yurdumun Her Yöresinden Heyecanlarıyla Koşup Gelen Kıymetli Vatanseverler,

Hayatlarını Türk-İslam Davasına Adayan Cefakâr Ülküdaşlarım,

Milliyetçi Hareket’in Her Kademesinde Azimle Görev Yapan Muhterem Arkadaşlarım,

Üç Hilalin Gelecekteki Güvenceleri Sevgili Bozkurtlar, Asenalar,

Yazılı ve Görsel Medyamızın Değerli Temsilcileri,

Bu muhteşem toplantıda sizlerle bir araya gelmiş bulunuyoruz.

Bizleri bir kez daha kavuşturan Cenab-ı Allah’a şükrediyorum.

Hepinizi en derin sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Türklüğün kalbi bugün burada atıyor.

Mazlum İslam âlemi buradan yiğit bir ses bekliyor.

Dik duruşun vakarı, inancın asaleti, imanın kudreti bu salondan fışkırıyor.

Gözlerinizdeki kararlılık, yüreklerinizdeki coşku tüm dünyaya meydan okuyor.

Bozkurt bir kez daha başını kaldırıyor ve Üç Hilal’in iktidara talip olduğunu haykırıyor.

Millet ve Devlet bekası için yapılacak güç birliği Ülkücülerin onayını istiyor.

Elbette buradan çıkacak gür ses zalimi korkutacak.

İhanetin kafasına Seyit Onbaşı’nın güllesi gibi düşecek.

Şımaran ve cüret kazanan hıyanet sinecek.

Bölücü mihraklar ve bunlara çanak tutan gafiller pusacak.

Hüküm süren eşkıya titreyecek ve inine saklanacak.

İnanıyorum ki, Türk milletinin özlemlerine bugün tercüman olacağız.

Hüzünleri, endişeleri ve korkuları Allah’ın izniyle bitireceğiz.

Taşan sevinçleri sel gibi her tarafa yayacağız.

Ve hep birlikte ‘Ne Mutlu Türküm’ diyeceğiz.

‘Şehitler Ölmez Vatan Bölünmez’ nidalarıyla cihana sesleneceğiz.

Türk milleti birdir, devleti tektir, dili Türkçe’dir, başkenti Ankara’dır kabul ve inancıyla durmaksızın tam yol ilerleyeceğiz.

Rüzgâr bekleyen Türk bayrağını bedeli ne olursa olsun sonsuza kadar dalgalandıracağız.

Türkiye’yi yaşatacağız, milletimizi koruyacağız.

İşte Ülkücüler bunun için var, Milliyetçi Hareket’in esas gayesi bunlardan ibaret.

Vatanımın her köşesinden hilalleri getirdiniz ve üst üste yığdınız.

Ülkülerinizi taşıdınız, milletimizi umutlandırdınız.

Üç Hilal’i coşturdunuz, yüreklendirdiniz.

Asla pes etmediniz, katiyen geri çekilmediniz, hiç bir tereddüt göstermediniz.

Kurulan tuzakları muhataplarının başına geçirdiniz.

Oynan oyunları, çevrilen dolapları, düzenlenen tertipleri hilal bakışınızla bozdunuz.

Düzenbazları durdurmak ve fitneyi mağlup etmek için güç birliği yaptınız.

Bugün yeni bir güç birliğine destek vermek için buradasınız.

Yılmadınız, yıkılmadınız, yorulmadınız, yenilmediniz.

Kim aksini düşünüyorsa gelsin bu muhteşem coşkuya baksın.

Ülkücülerin, Türk milliyetçilerinin vatanına ve ilkelerine nasıl sahip çıktığını eğer biraz hayâları kalmışsa görsün ve itiraf etsin.

Siz muhterem ülkü arkadaşlarımla ne kadar övünsem azdır.

Ne kadar gururlansam yetersizdir.

Bugün buraya vatana sahip olmak, Türkiye’ye arka çıkmak ve Türk milletine umut vermek için koştunuz.

Milletimiz rahat olsun, şehitlerimiz ve gazilerimiz emin olsun ki Ülkücüler tüm heybetiyle bugün Ankara’dadır. Bu salondadır.

 

Fedakârlığın Mümtaz Neferleri Aziz Ülküdaşlarım,

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Bugün buraya Türk milletinin umutlarını tazelemek için geldiniz.

Türklüğün şahlanışını ve gücünden hiçbir şey kaybetmediğini haykırmak için geldiniz.

Karanlığı aydınlatmak, melanetin hakkından gelmek için toplandınız.

Metehan’ın hükümranlığını, Batı’ya diz çöktüren Atilla’nın kutlu hatıralarını canlandırdınız.

Ötüken Ormanı’nın mesajını; ‘Aç milleti tok, az milleti çok hale getirdim diyen’ Bilge Kağan’ın buyruğunu getirdiniz.

Adaletin ve hakkaniyetin doruk isimleri olan Tuğrul Bey ve Çağrı Beylerin çağları aşan zaferlerini bir kez daha hatırlattınız.

Bizans’a haddini bildiren ve Anadolu’yu bize yurt yapan Sultan Alparslan’ın kutsal emanetini savunmak için bu salonda bir araya geldiniz.

Yüce Allah’ın, cihan halklarının dizginlerini Türklerin eline verdiğini asırlar önce dile getiren Kaşgarlı Mahmud’un düşüncelerini getirdiniz.

‘Azız diye kendimizi niçin küçümsüyoruz’ diyen Tonyukuk’un ve zulümle ayakta kalınamayacağına asırlar öncesinden işaret eden Nizamülmülk’ün öğütlerini özümsediniz ve zihninize nakış ettiniz.

Doğru ve adil olmayı tavsiye den Yusuf Has Hacip’in duruşunu gösterdiniz.

Farabi’nin bilgeliğini, Biruni’nin dehasını, İbni Sina’nın basiretini, Hoca Ahmet Yesevi’nin takva erliğini, Mevlana’nın aşkını, Hacı Bektaşi Veli’nin hoşgörüsünü, Pir Sultan Abdal’ın deyişlerini, Taptuk Emre’nin gönül ateşini, Yunus Emre’nin adanmışlığını buluşturdunuz.

Duasıyla Osman Gazi’nin arkasında duran Şeyh Edebalı’nın ve hikmetiyle Fatih’e güç veren Akşemsettin’in derin irfanını getirdiniz.

Nasrettin Hoca’nın mizahını, Evliya Çelebi’nin gördüklerini, Katip Çelebi’nin temennilerini burada topladınız.

Horasan’dan Balkanlara, Ortadoğu’dan Kafkaslara kadar uzanmış Türk-İslam kudretinin naralarını getirdiniz.

Adriyatik kıyılarından Çin Seddi’ne geniş coğrafyaları içine alan mazideki iddiaları diriltiniz.

Osman Gazi’nin göğsünden yükselen ve dünyayı kaplayan çınar rüyasını gördüğü günün özlemini,

Fatih’in İstanbul’a ilk baktığı günün mağrurluğunu,

Ve Mustafa Kemal’in, ‘geldikleri gibi giderler’ diyerek boğaza baktığı günün muhteşem kararlılığını Ankara’ya getirdiniz.

Ülkemin dört bir yanından, akınlarda tıpkı çocuklar gibi şen olan bin atlı gibi geldiniz.

Her yöremizin güzelliklerini, kokusunu, sevinçlerini, seslerini, ağız tadını ve coşkusunu bu salona taşıdınız.

Menderes’in bereketini,

Yüzüstü çok sürünen ve ayağa kalkma vakti gelen Sakarya’nın gururunu,

Aras’ın hasretini,

Fırat’ın türküsünü,

Dicle’nin ağıtlarını,

Bozbulanık sularıyla Çoruh’un şarıltısını getirdiniz.

Van Gölü’nün enginliğini,

Beyşehir Gölünün tutkusunu,

İznik Gölü’nün ümitlerini getirdiniz.

Nemrut’un diklenişini,

Erciyes’in heybetini,

Ağrı’nın büyüklüğünü,

Toroslar’ın desteğini,

Cudi’nin gözyaşlarını beraberinizde getirdiniz.


Bingöl’den aşırmayı, Bitlis’ten goraniyi, Artvin’den ata barını, Kars’tan derbendiyi, Rize’den acabatı, Aydın’dan zeybeği, Balıkesir’den bengiyi, Ağrı’dan bicanıyı, Erzurum’dan başbarıyı, Urfa’dan sinsiyi ve depçeyi, Kütahya’dan çenberiyi, Çanakkale’den dolamayı, Diyarbakır’dan durikiyi, Çorum’dan fidaydayı, Kastamonu’dan Kınığı, Samsun’dan ortaoyununu, Bilecik’ten varageleyi, Giresun’dan yürümeyi, Elazığ’dan çayda çırayı, Iğdır’dan hoş gelişler olayı, Tekirdağ’dan karşılamayı, Trabzon’dan horonu getirdiniz.

Türk milletinin tüm güzelliklerini ve tüm hasletlerini burada topladınız.

Davul ve zurnayla halay çektiniz.

Def ve kemençeyle güldünüz.

Bağlama ve tamburayla dertlendiniz.

Sipsi ve balabanın sesiyle bir araya geldiniz.

Doğudan batıya, kuzeyden güneye; bir olmak, iri olmak ve diri olmak için Ankara’ya koştunuz.

‘Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile’ diyen Ülkücülerin toyudur bugün.

Devlet ve millet bekası için güç birliği yapmanın zamanıdır bugün.

Hepiniz hoş geldiniz.

Sefalar getirdiniz.

Şerefler verdiniz.

 

Aziz Dava Arkadaşlarım,

Yalanla gerçeğin iç içe geçtiği, iyi ile kötünün birbirine karıştığı uğursuz bir dönemden geçiyoruz.

Öyle ki, fitne ve iftira sürekli üremektedir ve hüküm sürmektedir.

Kutsallarımız, milli kıymetlerimiz alçakça tahrip edilmektedir.

Ahlak, fazilet ve vatan mücadelesinde hiç kimsenin boy ölçüşmeye dahi cüret edemeyeceği Ülkücü Hareket saldırıların odağındadır.

Milliyetçi Hareketle, dünden kalan hesaplarını kapatmak için aşağılık yöntemlere başvuranlar aynı bataklıkta toplanmışlar ve emel birliği içine girmişlerdir.

Hakk’a hizmet yolunda serden geçenlerin, millete candan bağlananların ve cihan hâkimiyetine gönül verenlerin son kalesi yıkılmak istenmektedir.

Biz bunların benzerlerine daha önce de şahit olduk.

Birileri top oynarken Ülkücüler ölümle sınandılar.

Kör kurşunların hedefi oldular.

Binlerce ülkü abidesi vatan, millet ve iman uğruna canından oldu.

Elbette Allah yolunda şehit olanlar ölmüş değildirler. O azametli ruhlar hayattadır, ancak bunu yalnızca bizler hissedemeyiz.

Şüphesiz bugün her biri aramızdadır ve bizimle omuz omuza burada Üç Hilal’in zaferi için dua etmektedirler.

Saflar halinde dizilerek, Milliyetçi Hareket’in hayattayken göremedikleri iktidarının artık gerçekleşmesini dilemektedirler.

Hangi birisini sayalım, hangisinin ismini dile getirelim?

Yüreklerimiz dayanmaz, nefesimiz yetmez, kalplerimiz dağlanır ve acılarımız depreşir.

Binlerce dava arkadaşımızın bir hilal uğruna toprağa düşmesini sorarım sizlere gözlerimiz yaşarmadan nasıl anlatalım?

1968 yılı Ocak ayının 4’ünde, damarlarındaki kanın en hızlı aktığı bir zamanda, Ankara Site Yurdunda kahpe kurşunlara hedef olan ilk şehidimiz İlahiyat Fakültesi öğrencisi Ruhi Kılıçkıran’ı aklımızdan bir an olsun çıkarmayız.

12 Eylül 1969 yılında henüz bir lise öğrencisi iken şehit edilen Mustafa Bilgi’yi asla unutmayız. Unutamayız.

8 Haziran 1970’de şehit olduğunda 24 saattir aç olduğu anlaşılan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğrencisi Yusuf İmamoğlu’nu yüreğimizde taşırız.

3 Ekim 1978 tarihinde, işinden evine döndüğünde arabasından inerken, 17 yaşındaki oğlu Mustafa Haşatlı ile birlikte katledilen İstanbul İl Başkanımız Recep Haşatlıyı her daim içimizde yaşatırız.

24 Haziran 1979 tarihinde eczanesinde şehit edilen Manisa İl Başkanımız Cemil Çöllü’nün emanetini ruhumuzda hissederiz.

‘Biz buraya başkan değil, şehit adayı seçiyoruz’ diyecek kadar inanmışlık gösteren ve 29 Haziran 1979 tarihinde de şehit edilen Zeytinburnu İlçe Başkanımız Avukat Bekir Sendilmen’i gönlümüzde muhafaza ederiz.

25 Aralık 1979 tarihinde Çankaya İlçe Başkanlığımızı yürütürken şehit olan Hamza Uzgören’in muhterem anısına her daim sahip çıkarız.


         Sorarım sizlere hangi birimiz;

21 Mart 1970’de, mahsur kalan arkadaşlarına ekmek götürmek isterken alçakların kurşunlarına hedef olan Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğrencisi Süleyman Özmen’i aklından çıkarabilir?

Ya da 23 Kasım 1970’de, ciğerlerine hava basılıp üç gün süreyle işkence yapıldıktan sonra pencereden atılarak şehit edilen Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi Zileli Dursun Önkuzu’yu unutabilir?

Unutacak mıyız bu ülkü abidelerini? Hafızamızdan çıkaracak mıyız?

Unutsak Allah affetmez, kul bağışlamaz.

Beddualar, kahırlar yakamızı bırakmaz.

Bugün yolumuz tehlikelerle dolu olsa da sorumluluğumuz büyük, görevimiz ağır, üzerimizdeki vebal çok fazladır.

Onlar rahmetli Hüseyin Nihal Atsız’ın dediği gibi;

Yataklarında ölmeyi akıllarından çıkaran büyük ruhlardı.

Döşekleri kara toprak, yorganları da kar oldu.

Ve ruhlarını Tanrı Dağı’nda buluşturmak için adeta söz birliği etmişçesine bedenlerine veda ettiler.

Göçüp gittiler en taze zamanlarında.

Feda ettiler hayatlarını, armağan ettiler Türk milletine canlarını.

‘Bozkurtların Ölümü’nde konu edilen; Onbaşı Karabudak’ın oklanışı, Yüzbaşı Sancar’ın son gülüşü onlarda somutlaştı.

Kuru simidi paylaştılar.

Ülkü yuvalarında yere serdikleri gazete parçaları üzerinde peyniri ekmeklerine katık ettiler.

Tanımayan bilmez, içimizde olmayan anlamaz. Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesine yer yoktur.

Dünya nimetlerinden yana nasipsizdirler.

Herkesin istediğini istemezler, ne istediklerini de herkes fark edemez.

Ülkücünün, ülküsü ile münasebeti, hakiki bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer.

Kara sevdalıdır milletine, vatanına.

Doğu Türkistan’ın acılarını içinde bir kor gibi muhafaza eder.

Sibirya steplerinde sürülmüş Türkleri düşünür.

Issık Göl’ü düşler, Orhun’u ister, Türkistan diyarından gelecek mutlu haberleri bekler.

Çin sarayını basan Kürşat’ın kırk yiğidi içinde kendisini görür.

Elbette yalnızca bunlarla da sınırlı değildir hayalleri.

Bedir’in aslanlarını, Uhud’un cengâverlerini hürmetle yâd eder.

Yurt köşelerinde, okul koridorlarında, parti odalarında ya da cami avlularında vatan dediler, Allah’ın birliğine imanla millete kendilerini adadılar.

Arkadaşlarının naaşlarını omuzladılar ve sıranın ne zaman kendilerine geleceğine ise hiç aldırmadılar.

İmkânsızlıklara teslim olmadılar.

Vazgeçmediler. Anadolu’nun yağız nesli olarak büyük Türkiye ülküsüne inandılar. Yüce Allah’a samimiyetle bağlandılar.

Hiç hesap yapmadılar.

Şehadet mertebesine yüzlerinde hilaller açarak ulaştılar.

Yüce Allah’a erkenden kavuştular.

Türklük şuur ve vakarıyla; İslam iman, aşk ve ahlakını bütünleştirdiler.

Küfrün bütün oyunlarını bozmak, saldırısını def etmek ve yok etmek için analarından, babalarından, yarlarından ve evlatlarından vakitsiz ayrıldılar.

Ülkücülerin ipeğe sarılmış çelik olduğunu en iyi gösteren onlardı.

Beşeri zaaflarını aştılar. Maddi zevkleri hayatlarının gayesi olmaktan çıkardılar.

Arkalarında gözü yaşlı aileler bırakmak uğruna da olsa; rahata, kolaya değil; çileye, zora talip oldular.

Ben ‘Ülkücüyüm’ diyen hiç kimsenin ömrü hayatında aklından çıkarmayacağı gerçeklerdir bunlar.

Ve birçoğumuz binlerce ülkü şehidiyle bu fani hayatta tanışmak ve dava arkadaşı olmak şerefine ulaştık.

Ülkücülük en ulvi makamdır ve sahip olabileceğimiz en kıymetli değerdir.

Şehitliktir, sevgidir, bağlanıştır ve karşılık gözetmeden yapılan fedakârlıktır.

Adını burada sayamadığım aziz şehitlerimiz haklarını helal etsinler.

Dava gazilerimiz işte buradalar ve içimizdeler.

Yine Üç Hilalin gölgesi altındalar ve tek başına iktidarı için var güçleriyle çalışıyorlar.

Ülkücünün yerinin yalnızca ve yalnızca Milliyetçi Hareket olduğunu dosta düşmana gösteriyorlar.

Şanlı mücadeleleri pusulamız olacak, hatıraları yolumuzu aydınlatacak.

Yüzü nurlu, yüreği gururlu bu kahramanlar her daim bizimledir. Milletlimize mal oldular.

Tüm şehitlerimiz Türklüğün kutlu tarihine kurt bakışlarıyla geçtiler.

Şimdi vatan topraklarına emanetler.

Allah hepsinden bin kere razı olsun.

Mekânları cennet, ruhları şad olsun

Muhterem Dava Arkadaşlarım,

Cumhuriyetimizin 87.yıldönümünü iki gün önce kutladık. Böylelikle yüzüncü yıl dönümüne 13 yıl kalmış bulunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bugüne kadar hiç bu kadar karanlık ve tehlikelerle dolu bir dönemden geçmedi.

Milletimiz hiç bu kadar sıkıntılarla dolu bir döneme muhatap olmadı.

İhanet hiç bu kadar başıboş bırakılmadı ve vatan hiç bu kadar sahipsiz kalmadı.

Cumhuriyeti yıkmaya, milletimizi parçalamaya ve geleceğimizi karartmaya hazır olan mihraklar emel ve eylem birliği içinde zehir saçmaktadır.

Ve Türkiye’yi yöneten AKP iktidarı bunlarla kol koladır ve destek çıkmaktadır.

Geleceğimizi imha etmeye kararlı olan odaklar AKP’yle aynı tarafta buluşmuşlardır.

Türkiye bu iktidarla yorulmuştur, hırpalanmıştır, ezilmiştir ve mağdur olmuştur.

Milletimiz aldatılmış, kandırılmış ve ileri demokrasi sözleriyle ayrışmanın eşiğine kadar getirilmiştir.

Ekonomiden güvenliğe, sanattan spora, siyasetten kültüre tahrip olmadık alan, çivisi çıkmamış değer kalmamıştır.

AKP iktidarının, Türkiye’yi sekiz yılın sonunda içine soktuğu tablo her yönüyle utanç ve endişe vericidir.

Sekiz yıldır kesintisiz bir şekilde tek başına iktidarda olan AKP, milletten aldığı desteği; barış, kardeşlik, huzur, kalkınma ve refahın tesisi yönünde kullanmamıştır.

İşçiden çiftçiye, memurdan emekliye, esnaf ve sanatkârdan sanayiciye, her kesimin sorunları artırmış, şikâyetleri çoğalmış, kaygıları yoğunlaşmıştır.

AKP’yle birlikte;

Krizlerin normalleşme,

Devlete meydan okumanın özgürleşme,

Yoksulluğun rahatlama,

Yıkımın açılım,

Bölücülüğün insan hakları,

Eşkıyalığın kimlik arayışı,

Farklılaşmanın ise sözde kucaklaşma olarak çarpıtıldığı aldatma ve kandırmadan ibaret bir dönem yaşanmıştır.

        Karşımızda bin yıllık kardeşliğimizin zedelenmek istendiği ve Türkiye’nin hızla itibar ve güç kaybettiği, aziz millet fertlerinin problemlerinin her geçen gün ağırlaştığı ve umutlarının kaybolduğu hazin bir ülke manzarası vardır.

Her tarafı saran çürümüşlük, çöküntü, çözülme ve çöküş hali Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığında zincirlerinden boşanmıştır.

AKP’nin sekiz yıllık karanlık bilançosunda;

Ekonomi krizlere teslim olmuştur.

Yoksulluk ve işsizlik her haneye ulaşmıştır.

Milli varlıklarımız peşkeş çekilmiştir.

Milli değerlerimiz tahrip edilmiştir.

Milli kimliğimiz yıpratılmıştır.

Devletimiz kuşatılmıştır.

Adalet duygusu zedelenmiş, hukuk siyasallaştırılmıştır.

Kurumlar çatıştırılmış ve itibarları tükenmiştir.

Siyaset kirlenmiş, ahlak çökme aşamasına gelmiştir.

Milli onurumuz ayaklar altına alınmıştır.

        Başbakan Erdoğan ve yol arkadaşları, yolsuzluk ve hırsızlık yapanların hamiliğini ve bölücülerin kılavuzluğunu yapmaktan asla utanmamışlardır.

ABD ve AB’ye tam teslimiyet içinde, küresel cinayet projelerinin eşbaşkanlığını ve taşeronluğunu yapmaktan ar etmemişlerdir.

Ve bunun da üstünü ‘itibarımız arttı, sözümüz dinlendi, medeniyetler buluştu’, hezeyanlarıyla örtmeye çalışmışlardır.

Her fırsatta ve tartışma konusunda, milletimiz cephelere bölünmüş, kamplara ayrılmış ve sosyal yapısı ağır hasara uğramıştır.

Huzursuzluk ve gerginlik kaynağı haline gelen toplumsal sorun ve sıkıntılar ortak akıl, karşılıklı hoşgörü ve iyi niyetle bir türlü çözüme kavuşturulamamıştır.

Üstelik her sorun alanı hükümetçe kaşınmış, kanatılmış, istismar edilmiş ve kangren haline getirilmiştir.

Başörtüsü sorunu bunlardan birisidir.

İnanç guruplarımızın sorunları bunlar arasındadır.

Şimdi de bu kervana ana muhalefet CHP’de katılmış ve AKP’nin yanında yer ve pozisyon almıştır.

Hepinizin bildiği gibi, terörle mücadele ve cesaret kazanan etnik tahrikler AKP’nin en karanlık tarafı olmuştur.

Sekiz yıl içinde, terör sıfır noktasından hızla tırmanmış ve hain eylemleriyle ölüm saçmıştır.

Analar ağlamasın sloganı, dağdaki caniyi gözetirken, Mehmetçiği hiç umursamamıştır.

Analar AKP’yle daha çok ağlamış, ağıtlar daha çok yakılmış; gelinler, bacılar, evlatlar, babalar feryat etmiştir.

Bayrağa sarılı şehitler vatan topraklarına açılım denilen rezaletin gölgesinde verilmiştir.

Her ocağa bir ateş düşmüştür.

Ancak Başbakan Erdoğan için terör bir provokasyondur.

Sekiz yıllık icraatlarına bir tepkidir.

AKP’nin hizmetlerini çekemeyenlerin tertibidir.

Bu kafa yapısının teröre bakışı işte budur.

Milletimiz kan ağlamış, ama Başbakan hala meseleyi tam olarak kavrayamamıştır.

Referandum öncesinde, AKP’nin İmralı canisiyle ve terör şebekesiyle pazarlık yaptığını söylediğimizde Başbakan kendini kaybetmişti.

Ağzından hakaretler dökülmüş ve bizim bu iddiamızı şerefsizlikle suçlamıştı.

Artık canilerle yapılan pazarlıkların bütün yönleri kamuoyunda ifşa ediliyor.

Kandil’deki bölücü elebaşlarının kirli beyanatları gazetelerde çarşaf çarşaf yer buluyor.

Hükümetin PKK’yla müzakere ve mütareke arayış ve çabaları tüm çirkinliğiyle ortaya çıkıyor.

Başbakan Erdoğan binlerce yıllık Türk devlet geleneğini, kendisinin yetiştiği kabile anlayışıyla bir görüyor.

Coğrafyaları kumaş gibi kesen Türk milletini ve devletini çapulcularla aynı seviyeye indiriyor.

Teröristleri umutlandırıyor, federasyona giden rezil sürecin kurdelesini kendi elleriyle kesiyor.

Peki, bizim iddiamızı şerefsizlikle suçlayarak reddeden Başbakan, bundan sonra şereften nasıl bahsedecektir? Siyasi namus ve haysiyeti ağzına nasıl alacaktır?

PKK’yla görüşmek, mutabakat arayışlarında bulunmak, teröristlere af için zemin hazırlamak ve Avrupalı dostlarının, İmralı canisinin siyasete girmesini tavsiye etmelerine sessiz kalmak şerefli bir duruş mudur?

Bugün geldiğimiz bu aşamada;

Milli dilimiz tartışılmaktadır.

Türk bayrağının yanında ikinci bayrak ve Türkçemize eş bir başka dilin kullanılma talepleri artmaktadır.

İstiklal Marşımızın karşısına, ‘ey rakip’ diyerek başka bir marşı dillendirme alçaklıklarına şahit olunmaktadır.

Türk’e düşmanlık gösterenlerin, bölünmeyi bekleyenlerin Başkent Ankara’da siyasi kongrelerinin yapıldığı salonda, Başbakan’ın partisinden milletvekilleri ayakta ihanet marşlarına saygı duruşuna geçmişlerdir.

Bu kara ve aşağılık görüntü her şeyi netleştirmiştir.

PKK’nın ve ayrılıkçı niyetlerin, kimlerden destek aldığı somut olarak açığa çıkmıştır.

Başbakan ve arkadaşları suçüstü yakalanmıştır.

Ve bu küstahlıklar AKP’nin alnına, nesillerinden dahi çıkmayacak kara bir leke olarak yapışmıştır.

 

Muhterem Ülküdaşlarım,

Milliyetçi Hareket Partisi’nin Aziz Mensupları,

Adına önce demokratik açılım denilen, sonra da milli birlik ve kardeşlik ismiyle yoluna devam eden yıkım projesi, AKP’nin gizli kalan niyetlerini bir bir ortaya dökmektedir.

Bu kapsamda;

PKK’nın bölücü talepleri siyaset sahnesine taşınmış,

Türk milletinin etnik temelde ayrışmasını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş ilke ve esaslarını ve milli birliğini felç etmeyi amaçlayan tehlikeli bir süreç hızla mesafe almıştır.

Karşımızda artık çok ciddi bir varlık ve beka sorunu bulunmaktadır.

Başbakan Erdoğan’ın başlattığı PKK açılımı, bölücü dinamikleri harekete geçirmiş, milletin ve devletin bekası risklerle dolu bir aşamaya gelmiştir.

Bölücü talepleri karşılamaya hazır ve Türkiye’nin ayrışma modellerinin siyasi mihmandarlığını yapan bu hükümete Türk milletinin daha fazla tahammül etmesi mümkün değildir.

Doğru da olmayacaktır.

12 Eylül 2010 Anayasa Referandum sürecinde;

Bebek katili ve Kandil çetesiyle pazarlık yapan bu hükümettir.

PKK’nın taleplerini 2011 seçimlerinden sonra yeni ve kapsamlı bir Anayasa değişiklikleriyle yerine getirme sözü ve ümidi veren de bu hükümettir.

Kendi geleceğini kurtarmak için Türkiye’yi ateşe atmaya hazırlanan Başbakan bu hükümetin başkanıdır.

Bedeli ne olursa olsun sürdürmekte kararlı oldukları yıkım projesinin;

İhale sahibi Okyanus ötesidir.

Destekçileri ağabeyleri peşmerge reisidir.

Yardımcıları ve rol paylaşımı içinde oldukları Kandil fitnesidir, İmralı canavarıdır.

Eğer PKK açılımındaki inat ve ısrar devam ederse;

Türk milleti, etnik depremle felakete uğrayacak, husumet tohumları her tarafa saçılacaktır.

İki milletli, iki dilli, iki bayraklı ve çok kültürlü bir devlet yapısının doğmasıyla da milli devletimiz ölümcül bir darbe alacaktır.

Doğal olarak devletin temel yapısı siyasi, hukuki ve Anayasal zeminde yeniden tanzim edilecektir.

Bu süreç, bir kardeş kavgası, kanlı bir iç çatışma yaşanmadan ilerletilebilirse; tek millet-tek devlet esasına dayalı üniter yapı Allah korusun ama yıkılacaktır.

Bunun sonucunda Türk milleti köklerinden, tarihinden, milli kültüründen koparılmış, kişiliksiz ve silik bir halk yığınına dönüştürülecektir.

Gelişmeler maalesef bu yöndedir.

PKK’nın, İmralı canisinin ve bölücü niyetlerin demokratik özerklikten beklentileri de bunlardır.

Bundan sonra Cumhuriyet’ten bahsetmek nasıl mümkün olacaktır?

İşte bu yüzden ‘Millet ve Devlet Bekası İçin Güç Birliği’ yapmak ve bu milli tavrı almak bize göre zorunlu hale gelmiştir.

Dış politika alanında da vahim gelişmelere; hezimet ve iflasla dolu bir sürece şahit olmaktayız.

AKP hükümetleri döneminde;

Milli davalarımız yük ve kambur olarak görülmüştür.

Milli çıkarlarımız ucuz pazarlıklarla harcanmış ve ver-kurtul anlayışıyla heba edilmiştir.

Sıfır sorun adı verilen garabet politikalar sonucunda Türkiye’nin onuru zedelenmiştir.

Devletimiz ABD ve AB güdümüne sokulmuştur.

Ve maalesef Kıbrıs’ta Rumlara, Irak’ta Barzani’ye, Kafkasya’da da Ermenilere teslim olunmuştur.

Başbakan Erdoğan ve hükümeti;

Erivan açılımıyla Ermenistan’ın taleplerini karşılamış,

Kuzey Irak ve PKK açılımıyla Barzani’nin isteklerine boyun eğmiş,

Rumları ve Avrupa Birliği’ni memnun etmek için Kıbrıs Türklüğü’nün tasfiye sürecinin önünü açmış,

Kerkük’ü, Türkmenleri, Bakü’yü, Dağlık Karabağ’ı, Azerbaycanlı kardeşlerimizi, Batı Trakya Türklüğünü unutmuş ve bunlara sırt çevirmiştir.

Özellikle Ruhban okulunun açılması konusunda ABD ve AB kaynaklı isteklere AKP hükümeti tarafından olumlu yaklaşılmış, bu konuda kamuoyu oluşturulmaya çalışılmıştır.

Nitekim demokratik açılım adı altında ortaya konulan yıkım projesi kapsamında Patrikhane ile de görüşülerek taahhütlerde bulunulduğu hepimizin malumudur.

Rumlara ve Ermenilere şirin görünmek adına, senelerdir ibadete kapalı olan tarihi kalıntı niteliğindeki Sümela Manastırında ve Akdamar Kilisesinde ayin yapılmasına izin verilmiştir.

Sümela ve Akdamar’da başlayan ayinler, diğer tarihi kiliselerde de ayin yapılması beklentisi içine girenleri cesaretlendirmiştir.

Ecdadımızın fethettiği tarihi yerlerdeki camiler harap ve bakımsız haldeyken, AKP hükümeti kiliseleri onararak kimlerle yan yana durduğunu göstermiştir.

Biz bu ayıbı yüzlerine vurmak için Anı Kalesine gittik.

Cenab-ı Allah’a dua ve niyazlarda bulunduk.

Anı’dan başını Anadolu’ya uzatan kutlu ecdadımızı saygı ve hayranlıkla yâd ettik.

Tavır gösterdik, duruş sergiledik ve muhataplarına dimdik ayakta olduğumuzu ve inançlarımızı savunmak için her fedakârlığı yapacağımızı samimiyetle haykırdık.

AKP, küresel projeleri sahiplenirken ve onların talimatlarını yerine getirirken, biz de dedik ki; “can feda olsun, gerekirse Anadolu’yu yeniden fetih için yollara düşeriz”

AKP Okyanus ötesine sırnaşırken, AB’ye yanaşırken, peşmergeye şirin görünürken, biz Türk dedik, Türk milletinin haklarını savunduk.

Bu tükenmiş ve köksüz iktidar kadroları, Haçlı zihniyetinin için için yanan emellerine hizmet ederken; biz tüm vatanseverlerle bütünleştik.

Millet dedik, mazlum Müslüman kardeşlerimizin katille

Yorum Gönder
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir. Teşekkür Ederiz.
Yorumunuz onaylanmıştır, teşekkür ederiz.
Ad Soyad
Yorumunuz
Facebook Yorumları